Ceyhun Atuf Kansu Şiirleri
Maviler içinde gördüm bir gün menevşemi
Yayla tutmuş başlamış aşkımın gül mevsimi.
Zühre olup yola düşmüş çeker beni şavkından,
O ışıldar sevdasından, ben yanarım aşkından,
Ben senin yüzünden güzelim konup göçücü oldum,
Böyle dağdan dağa yoldan yola geçici oldum.

Bir gün yine beyazlar içinde gördüm,
Kastı nedir bilmem, bir kere gönül verdim,
Turna derler böylesine halk türküsünde,
Çifte hasrettir uyuya kalmış göğsünde,
Aşkın dilini öğrenmeye Karacaoğlena varsam,
Diller döksem, güller döksem rüyasına, uyandırsam.

Bir gün yine gördüm ki pembeler giymiş,
Güllerin aynasına bakıp da öğünmüş
Sarı saçları düşmüş tel tel tel olmuş
Şu garip gönlümü kul eden o ince bel olmuş,
Sarsam razı olur, hoşnud olur darılmaz
Neyleyim ki inceciktir, dal kırılır, sarılmaz.

Bir gün de baktım giyinmiş Macar olmuş,
Göğsünde Budinin gülleri açar olmuş
Karmendir güzel çingenelerin hası,
Kanlı olur Troubadourların rüyası,
Ah, şol meydanda ölesim gelir,
Bir gün bakarsınız İspanyadan sesim gelir.

Ah, efendim ben ne diyarlar gezdim,
Türküler içinde bir de bu türküyü yazdım,
Aşktır rüzgarların en hovardası,
Bozulur insanın düzeni, yıkılır obası,
Yeniden düzen tutmaya kervan kalkar yol alır,
Beri yandan bir yanık türkü kalır.
Al suluboyanı:
Orda güller vardır gözlerinin sonunda
Pembe kırmızı, ille sarı
Bir çocuğun elleriyle
Boya çimenlerde baharın çocukluğunu.

Tütüncü dükkanını adam
Boyamış yeşile katık ederek ağuyu
Paraya, tütüne, gazoza, çiklete
Orhan Gazi vaktindeyse Bursada yeşil
Yarardı gölgenin güneş yaprağına.

Seviye karıştır yaz vaktini
Boya bir eteği sarıya
Bir gömleği kırmızıya
Delikanlı gelincik sarsın
Kızın bacaklarını yel biçtiğinde.

Usanmış çatılara
Bankaların ve gürültünün duvarlarına
Çek bir türkünün boyasını ki
Mozartın flüt ipeğinden mavi
Gökyüzünü insanla.

Otobüs kırmızısı
Emeğin al basmasına dönüşür
Yorgun bakışlarında insanların
Ev ikindisi dönüşür
Bir gecekondu asmasına.

Çınar yeşilinde sundurma
Bakar ayçiçeği tarlasına
Bir bardak sütün içinde
Denizin tohumunu ezersen
Çıkar ortaya yayla mavisi.
Bir ozanı tutuklamak
Tutuklamaktır ana dilini
Gökyüzünü yoksunlamak Türkçeden
Kırmaktır en taze dalı su yürürken

Bir ozanı tutuklamak
Tutuklamaktır ana sözcüğünü
Dili büyüten güneşli kapı önlerinde
Konuşurken gelen geçenle

Bir ozanı tutuklamak
Tutuklamaktır yaşamın pınarını
Bir ulusun yağmurlarını biriktiren
Ve akıtan zamanın dağ eteğinden

Bir ozanı tutuklamak
Nisan başlangıcında bir daldan
Üreyen bir gül haberini
Dondurmaktır ve sürdürmektir zemheriyi

Ozamı tutuklayan toplum, tutuklar kendisini
Bir büyük hapishanedir artık orası
Devlet adamı da tutukludur orda bir bakıma
Muş ovasında ot biçen bir köylüyü de..
Deniz bir güldür
Tanyeri bahçelerinden
Doğudan batıya geçerken
Kuşların düşürdüğü
Teyzemin kızı Zehra
Duruyor kuyu başında
Mürdüm eriği gözleri
Işıldıyor biraz daha

Çekmiş suyunu bırakmış
Kuzu kulağı topluyor
Ben erik ağacındayım
Baktı mı yüreği hopluyor

Al sana bir can eriği
Bu yaşta bilinmez kötülük
Güzelim dört yanından baksam
Mührün olmuş, gönlüme basmış o belik

Emmim de teyze kızını almış
İnce dallara çıkıp erik attığında
On dördünde o da aşık değilmiş
Evlenmişler dört çocukları olmuş
Kızartma yok, kızartmalar yasak
-Gözlerinde Rumeli kokusu geyik
Şalvarında üç solgun çiçek
Bakıyor tek yönlü bir beslenmeden:
Ne diyor bu adam?
Hangi kızartma, doktor?
Av eti diyelim ve patlıcan kızartması
-Kitaplarımız öyle yazıyor-
Canım doktor, gülüm doktor, ben bir işçi kadınım
Ama dediğin olsun
Kızartma yemem bundan sonra
Ebegümecini güneşte kızartırsam.

-Dur burda. Bilgini gözden geçir yeniden.
Bilgilerim... Nedir bildiklerim?
Toplumsal bir yayıktır miğde
Çalkayan yufka dürümle kutsal bulguru
Öğle yemekleri, akşam yemekleri öyleyse
Soyut kalıyor bir yerde
-Halkın sofrasıdır ilk öğreti-
Mora çalıyor kasımpatları
Bir ara kaçıp gitmek istiyorum
Tarlalarda yeşil yamalar var
Suyun ince ipliğiyle dikilmiş
Bunalımın görünmez iğnesiyle...

Yoruldum birara dinlenmek istiyorum
Yel eser yaprak döker akçakavak
Bilgi nedir? Diyelim elin anatomisi
Halimenin elleri nasırlıdır, elleri,
Elleri ya. Bakma diridir göğüsleri
Dört mesmim bal döker dilleri
Oturup konuşsak akçakavağın altında
Vakit yok ki söz gölgesinde yorgunluğa
Çok hasta... Çok kadın... Çok çocuk
Çalışmak... Tapınağıdır yalnızların
Ayartma beni akçakavak
İşimi bitirince gelirim...

Neye yarar bilgi dedikleri?
-Bu soru önemli, neyi, kimin için bilmeli?-
Bilmek için bilmeli, sakallı solgun matematik
Öyle öğretir duvarlar arasında
Oysa Arapçayı bilir miydiniz?
Bir çay geçer ortasından
Ekinden önce iki büklüm kadınlar
Toplayıp taşları bir yere yığarlar
Kolay sürülsün diye bir avuç toprak
Oniki teneke tohum attın diyelim
Kurak olur, dolu vurur
İner atıya aldığın buğday...

-Tanrı, der halk bilimi-
Yoksul adamın tarlasında dolu
Bakıyorsun Posof dolaylarında çayır
Iğdır ovasında pamuk oluyor
-Tanrı diyeceksin sen de
Çayır çimende eli açık olan
Arpaçay düzünde bir avuç buğdayla
Neden kesiyor halkın payını?
İnsan sorumludur Tanrıdan
Kul olmaktan, fizikten ve doğadan
-Tanrı en eski devrimcidir, insanla gelir
Musa insan, İsa insan, insan Muhammed!-

-Dur burda. Gün ışıdı.
Bilim de ışır yakında
(Gün kimden yana? Sen kimden yanasın?)
Ben Arpaçaylı köylülerden yanayım
Yiğit, kocaman, kırsaçlı Vartoludan yana
Koca deryasına düşmüş dünya tarihinin
Dalgayı dalga yapan kullardan yana
İnebolulu kayıkçılardan
Bir asma çardağı büyütmüş kapısında
Terzilerden ve denizi çeken pul pul güneşten
Terli lüferleri bir umutsuz yorgunluktan
Sepetlerinde dinlendiren balıkçılardan yana

-Bak, dışarda güz yağmuru
Güz ana geldi zerdaliyi soydu
Dokuyup damla damla örtüyor
Dalların rahmet yorganını
Soyunmalardan utanıyorum ben şimdi
Adamın bacağı ağrıyordu
Soyun, dedim, kıçında donu yoktu
Bu adam ince gürgen dallarından
Yontup yontup küfe yapar üzümlere
Haydarpaşa rıhtımına doğru deniz
Bir kırlangıç uçuşu ötederir
Ve deniz utançsız bir soyunmadır her zaman-

-Tartılardan utanıyorum: bebekleri tarttıkça
Dokuma tezgahlarından, giysilere baktıkça
Fatma anamızın oğlu Hüseyin! Ya senin gözlerin
Sütsüz büyüyen bir gülüştür yeryüzünde
Kutsal kitaptaki somunu bölüşerek aranızda
Gerdeklerden, bıçaklardan, çayır kapılarından gelerek
İnsanın tan yerinden vardılar günümüze
Bilgisine nesnelerin soyutu yadsıyarak
Demek soyut... İçit, yiyit, binit gibi
Soymaktan türeyen bir kurnaz sözcüktür
Böyle binip gelmiş çelişkilerin sırtına
İçiciler, yiyiciler, binicilir soyu.

-Şiirin, bilimin elinde soyut tüfektir düzene
Böyle geliyor soygunlar, ortalık kararınca
Şiir soyunmuş uyurken, bilim yatmış yatak yorgan
Basılmış evlerimiz el ayak çekilince
Şimdilik kavaklara ve kasımpatlarına bakarak
Yazıyorum reçetemi: Gerçeğin kalp ilacı
İvecen biri alıp gelsin halk anadan
Kurtuluşun derman otunu
Ben bu bilgeliği güz anadan öğrendim
Soyarken akçakavakları: Ne güzeldir onlar
Kapının önüne çıkınca gördüm: Güz yağmuru ve güneş
Dokuyorlar gerçeği, yarını giydirmeye.

1966
(Güneş Salkımı)
Gül diyorsam, durmadan
Bilinçaltı bahçembe bir
Ezik gül kaldığından belki
Çocukluğumun Mayıs dalından
Kimbilir?

Gül diyorsam bir zaman
Nedimin övdüğü bir
O çok uzaklarda saraylı
Lale bahçelerinde soyut
Osmanlı gül değildir.

Gül diyorsam, ne zaman
Büyükannem bir
Avuç can eriğiyle birlikte
Üç yaprak çiy tanesi de
Getirir.

Gül diyorsam, hani Haziran
Hani şimdi açan bir
Gerçek güldür gündelik
Yapraklarını gül bitleri
Yiyip bitirir.