Coşkun Yerli Şiirleri
AŞK ELİNDEYSE GÖNLÜN BENDE İSE SENİ SEVİYORUM
Bez ciltli bir kitapta kederli bir düş vardı
Solgundu düş, yorulmuş, eskimiş, eprimişti
Esmerdi, inceydi, tartımlı tümceleri

Hiçbir ileti yoktu, sözcüklerdendi evren
Her sözcük dilediği anlamını edinirdi
Gül kul olabilirdi, ses sus, sazlar susardı

ay turuncu doğardı düş kentin üzerine
Işıklar yol boyunca ay olmayı isterdi
Gürüldeyen taşıtlar usul olalım derd

Gelir kara bulutlar, ışıkları budardı
Çıkar yükseklere ay, aklaşır, paklaşırdı
Bir uçak yaklaşırdı, kanatları iki renk

Sözcükler yanaşırdı, bumlu kamyon arkada
Seyrederdi ocuklar baştan sona merakla
Acıların kalıba dükülmesini parkta

Yoksavar şairlerin varsıl şiirlerini hey
Çiçek, sofra, oyuncak, donanma fişekleri
Düştü bu düş! Düğünde sepet havası çaldı

Değil mi ki yok saymak düşsüzlüğün umarı
değil mi ki yaşamak düşlemek ve istemek
Bez ciltli kitaplarda düler yinelenecek
Kağşamış, yıkılırdı ahşap duyarlık
Kollar japon, etek jüpon kabarık
Esas çocuk, ince bıyık, haller Halivut
Cumbalar, rumbalar, işler karışık

Demir abim, beton ablam, cephe mozaik
Kim ne bilsin, cicozu yutulmuş mu hiç?
Sarayburnu, Büyük Sünnet (şehzade miyiz?)
Cümle yoksul İstanbul, Parkta taşınmış

Yaz günleri, mehtaplar, kürek şıpırtıları
Sahi, fotoğraflarda diri miyiz biz?
Vapurlar, tramvaylar, yitirdiğimiz giz
aslında kimlik: hem kadim, her arkaik.
Gidi zehir zemberek hüzzam faslı ey!
Kırılamayan döngü, kara serçe tufanı
Kapanır üstünüze-bilmem mi- her akşam
Dipsiz bir su küpünün gizli kapağı

Boru değil birader, hüzzam faslı bu
Silinir gider minderde bir çocuk sessiz
Anne ağlar şarkıya, ev alaca aydınlık
Bol acılı hayata açılan ilk tül perde

Rakı faslı sonra, dayak faslı, fasulye
İşsizlikler, kıskançlıklar, ucuz işporta
Ve siz, ey tek göz konduları yüreğimin
Gidi zehir zemberek hüzzam faslı ey!
-Sina Akyol için-

Bakımsız bahçe,
kuru diken bürümüş,
çamur içinde.

Zor uzaklaştırıyor
minibüsü sessizlik.

Duvar dibinde
iki tutam yeşil ot:
Mevsim dönüyor.

Hızla geçen otobüs,
dil çıkaran küçük kız.

Tek tük ışıklar
birden çöken karanlık,
parlak lacivert gök.

Akşamın ayazında
titrek bir ay doğuyor.

Tiz kahkahalar-
yolda, okuldan gelen
beş altı çocuk.

(Bir tarhana olsaydı,
şöyle sıcak, biberli!)

Soğuk sarıyor
bahçeleri iyice,
eve dönmeli.
- Bağırdı: Orada kim var?,
Var, diye cevap verdi yankı.
Odvidius, Narkhisos ile Ekho -

Yetmiş ikide Vegasta bir sentle çalışan
Tek kollu bir canavar bulduyduk geceyarısı
Üç çocuk, yorgun, unuttuyduk her şeyi
-Nedense birden nergisler açtı beynimde

Onu ve iki arkadaşını Sanayide görünce-
Nasıl sevinçle el salladılar birbirlerine
Gelen çocuklar da onun gibi çıraktılar
El sıkıştılar, şakalaştılar, sigara yaktılar

Umurlarında değildi dünya: Haftalık diye
Aldıkları üç kuruş para bir yana
Ağır iş, kılıksızlık, kir-pas, çamur-çaylak


Solduramıyordu henüz gülümseyişlerini
Dosttular, bu yetiyordu belki de onlara
Üç çocuk, yorgun, unutmuşlardı her şeyi.
Üstümüze bu akşam yağmur boşandı
Geç kaldı bütün otobüsler dolmuşlar
Durakta bekleenler sulardan kaçarken
Aktı rimelleri ıslak saçlı kızların
Birden ölgün bir güneş aydınlattı havayı
Berideki kavşakta trafk kitlendi
Cadde boşalıverdi, o uzak uğultular bile
Yenildiler yağmurun suskun direnişine

Kayıt dışıydı zaman: Koşanlar, sığınanlar
Hüzne yenik düşenler günei, sessizliği-
Tek bir an için belki-içlerinde duydular

İşte o an durdu her şey, sonra yine başladı
Gürültü gürüldedi, hava kapandı
Üstümüze bu akşam yağmur boşandı.