Hilmi Yavuz Şiirleri
balkon inceldi, ah aşklar,
kışa açtılar kapılarını Nunî,
kar inceden tozuyor;
her yerde elif var...

evden o aşkları al da gel Nunî
gelirken yazları da getir;
sende konaklasın hüzün ve yollar;
her yerde nun var...

Nunî, Zaman sarardı,
bir gül olmakçin sana;
Ölüm o uzak akraba
her yerdesin var
-şerif manatof anlatıyor

en son ben gördüm
bakırdan bir güzdü
ve biz
bakuda idik

acıyı
hem bildik
hem bilmedik

baku, yollar, çınar!
benerci ve siyau
hepimiz orada idik
sanki cevahir boğma bir kuyu
ve düşüp duran yapraklara benzer
gizli bir örgüt sessizliğiyle
bizi çağıran suyu
hem gördük
hem görmedik

güzdür, elbet, kendini söyler
güz, bir suikast gibi
hiç beklenmedik
birden morarır gece, vahim ve koyu
ve bizim kalbimizde bir gedik
açıp ansızın
kızıl yapraklara boğan duyguyu
hem bildik
hem bilmedik

bakırdan bir güzdü
ve biz
bakuda idik


-mensucat işçisi anlatıyor
(yıl 1924)

her sevda, şiirini
başka türlü yazdırır
bir yörük kilimi yaz günlerini
işte şimdi bu şiir
bir yörük kilimi olup dokuyor
hüznünü, zaferini, ölümlerini

biz ki acıya ücretli
bir tezgâh başındayızdır
acılar bir ileri bir geri
ve akşamı bir kızıl yemeni
gibi üretip
şafağı al bir ipeğe döndürmek
olup işimiz
bedreddin-i simavîden beri

işte bu şiirin dokumasında
al yeşil dal dal bursa ipeklileri
kulluğumuz atkı iplikleriyse
zaferimiz çözgü iplikleri


-şimendifer işçileri anlatıyor
(yıl 1925)

biz şimdi hangi hüzünden
aktıktı ve hangi nehirden
devredildik, söyle!
de ki kalbimizi
yorgun kömüre vurup savuran
gene biz mi olacağız?
de ki acımız, ekmeğimiz, zaferlerimiz
de ki böyle böyle

de ki bir acıdan ötekine
nakliyekûn
ede ede dürülen defterimizi
gene biz mi açacağız?

işte ordalar: john reed,
sultan galiyev, bela kun
derler ki gülün azına kanaat
düşman kavi, tali zebûn
de ki gülün hepsi bizim

gelgelelim
sevda ve hayat
üzerinden nasıl da aktı tren?
kalbimiz ki demir gelinciklerden
haddelenmiş ve yoğun
derken ansızın fren...
gibi akşam
ve takrir-i sükûn


-tarım işçileri anlatıyor
(yıl 1920)

karstan erzuruma
yola çıkarken
evvelbahar
zeytinin hazırlığını gördük
zeytin
ki sabahtan akşama değin
acıya çalışan fukara
ve zahmetkâr
yoldaşı ekmeğin

bir yanda ölüm mütegallibe
öte yanda gurbet eşraf
sen ki kalbini yulaf
ve hasrete hibe
edensin ve ne umarsın
bırak artık, analardan
bir karabasan izi kalsın
yüzünde ekinin
ve bebeğin

şimdi bak, dur ve dinle:
hüzne amele, acıya ırgat
şimdi sen ki yedi düvele
kalbin ustası olup
mazlum ve cefakeş
buğdayları anlat
unuyla sevdaların
türkülerin
ve emeğin


-yapı işçileri anlatıyor

nereden baksak bir sarı yaprak
nereden baksak
ihtiyar ve ebruli bir konak
gibi çöküyor
kalbim, kalbimiz...

işte fikretin sözettiği sis
gözgözü görmeyen gurbetler
nereden baksak kırık saz
bükük diz

ve yoksul bir fırın gibi tutuşturarak
bunca yılın acısını kavurur
kalbim, kalbimiz...

demirciler bir nehri dövmektedirler
uçsuz bir tarlaya sunulmak üzre
o tarla ki gürül gürül gelincikler
ve nefis
bir su gibi büyüyen ekinlerin,
ve camları karanlık yurdumun
dilsiz, laciverdî sesidir
kalbim, kalbimiz...

nereden baksak bir sarı yaprak
nereden baksak
ihtiyar ve ebruli bir konak
gibi çöküyor
kalbim, kalbimiz.


-şairler anlatıyor

mesleğimiz hüzündür, meşrebimiz...
derin yaprağı acıların
ve küllerin
akarsuyun alnında
bir sırma kemerin
kalb ve sevda işçiliğiyle
dokuyup yere serdiği
tütünü ve kuşatmayı
bilenin ve bilmeyenin

o kemer, istanbuldur adı
ve şair, elinde tanin
gök aydınlık fevkalade
gençlik nüshası
gibi iyimser...
o şair ki kükürt, gurbet
ve çocuk seslerinin
elinden çıkmış bir gülüş
gibidir

o gülüş, istanbuldur adı
orda güz üzredir tarih-i kadim
ölümse bir şiir olup basılır
ve işte çüküşün ve görkemin
arasında, kemeriyle bezirgân
gülüşüyle tefeci
ve vehimli endâm aynalarıyla
kırılıp yere dökülmüş
halife-yi rû-yi zemin

bu şehir, yaprağın acıya
değdiği yerde bir yemin
gibidir:
zafer biraz da hasar ister
koşan cihad-ı mealiye şanlı, lâkin ağır,
mahuf adımlar atar
önünde zelzeleler, arkasında zelzeleler

şair! kalbin ve sevdanın işçisi misin?
öyleyse yaz bunları, yaz ki
ölüm beklesin orda
ve gülde beklesin
sen kendi şiirini seyretmedesin
yapraktan ve elmastan bir cihannüma
olan acıların içinden
öyle uzak, öyle yalnız, öyle kırık
öyle derin


-mustafa subhi anlatıyor
(28 Ocak 1921)

sen fakir ve mazlum
türk rençberi
bunlar
ayışığının kenarına
yazılmış satırlar
değildir
bunlar
buğdaylar ve gelinciklerle
donatılmış bir hayatın
bir tarla gibi kendiliğinden
ve süssüz sözleri

sen fakir ve mazlum
türk rençberi
telörgüler ve hendeklerle
bağrını yırtmaktan sakın
kalbinin büyük ovasında
turnanın, şafağın
ve toprağın
korkunç harmanını duy ve düşün:
o harman ki yarı yoldan
daha uzak belki sana
ve belki ayrı yoldan
daha yakın

sen ki acının tiryakisisin
kezâ, tütün ve kahır
evvelâhır
şunu hatırdan çıkarma:
bu ağır sevdayı hayata geçir
bil ki dağların hiç sonu yoktur
her ağıda bir gül daha yetişir
hayat ev sahibi, ölüm konuktur
ölümü
gülerek
kucakla
sana da yas yaraştığı söylenir, öyle değil!..
birden bir dal kırılır, hani düşer ya suya,
sen o akarsusun... akma!.. kendine eğil,
orda gördüğün dalı, ey solgun lavinia,
sanki tanır gibisin... belki eski yerinden
göçmüş bir yaz sözünde unutulan zakkumu
usulca büyüttündü, akarak tâ derinden;

anımsa, öpüşlerdeki taşı, çakılı, kumu...

nerde bir yaz olduysa o dalı taşır şimdi;
âh! al götür, al götür... bırakma bir kuytuda;
sen onu bıraktıkça ona yaraşır şimdi
yas... ansızın köpüklerle sevişen bir duyguda...

kırık... o yaz aynalarda durulsun diye güyâ
sana yas değil elbet, yaz yaraşır lavinia…
ben aynada büyüdüm, aynalar ise bende:
acıları gezerken, sözlerimizle ikiz;
birlikte olduğumuz, âh, o ürkünç bedende
bakarken kendimize, sevişen günlerimiz
birer birer görünüp dibe çöker... âh, kısır
bir yolculuk bizimki... hani durak, yol nerde?
hangimiz ötekine giz oluruz ya da sır?
ayna tende dağılır, ten aynada yiter de
fırtına saatlerde aşklardaki ince kum
üstüme yığılırken, akşamları kederle
-ve sanki sevişirmiş gibi ikindilerle,
o dökülüp düşerse kırılan ben olurum...

kimliğim oldu benim, çoktan geçtim adımdan,
âh, başka bir şey değilim aynalarımdan…
Denizdir en güzeli martıların
Martıların birazında ak köpük
Martıların martıların en güzeli
Aşktır

Nerde bir deniz buldumsa soyundum
Sonsuz kumsallar aldı yöremi
Kumsalların kumsalların en guzeli
Aşktır

Sen bir çocuksun annesi ezik beyaz
Sen bir çocuğu anlamak için birebir
Annelerin annelerin en güzeli
Aşktır
kalp kalesi! ben sana
sürgün, sen bana hüzün
dayanır mı hüsn ü aşk bu
kırgındır yollar döndükçe
burçları bengisuyunda Aşkın
ve kimbilir hangi soyunda güzün

kalp kalesi! sen yaşlı Sözün
kopar zincirlerini
hem oğlun hem mahpusun
olan Söz bu! hem gece
hem gündüzün kanadını aç
atım, geç ateşi ve... Hüsün

kalp kalesi! her dize
bir gizli bahçedir
sevda senin hisarın
âh çeken kılıcın
bir düğüm olan adın
sonunun başındadır yaz
ve güller çözülsün
sana sarı bir yaz gönderdim
onu bir Zaman gibi koynunda sakla
önce kuytular göle çekildi
ayrılık, ayrıldığın yerde değildi
herkes, artık, elbette
dağdır biraz
ve sarı yaz senin perden

suya gömdün yaprağın adını
bir kentin hüznüne benzedin birden
Aşklar kimliksizleşti: süslü zamanlar!
sen ki kendi kendinin özleminden
sıkılırdın... sorardın:
olur mu,
anlamak aşkları eski güllerden?

işte bir söyleyişin solgun yüzü:
artık ne bir anıdan artakalanlar-
dan söz var! ne bir şey!
-boşuna!..
ölüm, olmaktır ve bir söz kanar;
yalnız yalnızlıklardır bizden olanlar!
onlardı, gittiler... daha gelmeden...

bense akşam oldum artık
ve akşamlar, benim gövdem…